Genel 24 ARALIK 2008 / 10:33

Hız ve müzik

Ferrari sevdası ile uluslararası bir DJ’lik serüveni aynı şapkanın altında…

Ferrari sevdası ile uluslararası bir DJ’lik serüveni aynı şapkanın altında…


Ferhat Albayrak St Michel 1997 yılı mezunlarından. Ferrari sevdasının peşinde kariyerini de şekillendiren Ferhat, halen Ferrari Türkiye’de Satış Müdürlüğü görevini yürütüyor. Aynı zamanda yıllar içinde bir diğer tutkusu haline gelen DJ’liği de hobi ile profesyonellik arası bir çizgiye taşıyan Ferhat, dünya çapında gerçekleştirdiği performanslar ve yurtdışında yayınlanan plaklarıyla adını uluslar arası DJ’lerin arasına da yazdırmış durumda. Biz de kendisiyle tutkularını ve liseden bu yana hayatın nasıl gittiğini konuştuk.


Ferhat, senin hayatında Ferrari ile ilgili olarak bir tutku hikâyesi var. Bunu bizimle paylaşır mısın?Benim otomobil sevdam küçük yıllarıma bağlanıyor. Ben daha okuma-yazmayı öğrenmeden önce, babamın kendi merakı nedeniyle topladığı eski yabancı otomobil dergilerine baka baka otomobile olan ilgim başladı. Ondan sonra kısa sürede bu merak bende Ferrari tutkusuna dönüştü. İlkokulda bu sevda epey yeşerdi. Ortaokula geçtiğim zaman zaten bu sevgi benim içime oturmuş, kemikleşmiş bir sevda haline geldi.


Tabii o yıllarda insan geleceğe bakmanın endişesiyle, ne yapacağını, ne edeceğini düşünürken ben Ferrari’ye dair bilgi hazinemi bulduğum ne varsa okuyarak geliştirdim. Sonra liseden mezun olacağımız sene, bir otomobil dergisinde Ferrari’nin Türkiye’de distribütörlük görüşmeleri yaptığını görmemle her şey değişti. Kendi kendime dedim ki madem Ferrari Türkiye’ye geliyor, ben bunun bir parçası olmalıyım. Kafamda hiçbir düşünce olmadan Türkiye distribütörlüğünü alan firmayı aradım ve sizinle çalışmayı istiyorum dedim. Onlar da “tabii hay hay, CV’nizi gönderin” dediler. Ben de “CV nedir?” dedim.


Ondan sonra bir şekilde o firmanın genel müdürü ile bir tanıdık bulundu ve bir görüşme ayarlandı. Ben görüşmeye gittiğim zaman elim ayağım birbirine girmiş vaziyetteydi. O otomobillere yakın olmanın verdiği heyecan vardı. O 20 dakikalık görüşmede Ferrari’ye karşı olan heyecanımı, bilgimi, tutkumu genel müdüre aksettirebildim ki çıkışta bana “Artık sen burada satış sorumlusu olarak çalışmaya başlıyorsun” dedi. O zaman daha 17 yaşımı bitirmemiştim.


Sonra hayat nasıl gelişti?Böyle değişik yol ayrımları oldu benim hayatımda. O görüşme benim için büyük bir yol ayrımıydı. Ondan sonra Koç Üniversitesi’nin Executive MBA programına kabul edildim ama İstanbul Üniversitesi İktisat bölümünden zamanında çıkış belgemi alamadığım için programa kayıt olamadım. Programa başlayamayınca kendi kendime askere gitmeliyim dedim. Askerde komando olarak Şırnak’a gittim.Benim için Şırnak’ta askerlik yapmak MBA programından çok daha fazla şey öğretti. Çünkü daha önce hiç görmediğim bir dünyayı gördüm. Etiler’de Ferrari satarken Kuzey Irak’ta komandoculuk oynarken buldum kendimi. Bana çok şey kattığını düşünüyorum. İnsan idaresi anlamında çok şey öğrendim. Eskiden şivesi bozuk insan gördüm mü rahatsız olurdum. Şimdi doğudan birisini görünce onu kucaklamak istiyorum. Çünkü o insanlara gerçekten çok adil davranmamış hayat. Bizim bölüğümüzün bulunduğu bir köy vardı. O köyde o kadar çok insan vardı ki hayatı boyunca o köyden hiç çıkmamış. Adam 55-60 yaşına gelmiş, hayatı boyunca o köyde yaşamış. Bu insanların da çocuğu olabilirdim diye düşünüyorum.


Bugünlerde de hayatımda yeni bir yol ayrımı oldu. Ferrari bana merkezi Dubai’de olan Ortadoğu ve Afrika Satış Bölge Müdürlüğü’nü teklif etti. Ama ben evleniyorum ve artık böyle bir iş yapmak istemiyorum.


Hep ikilemler çıkmış karşına…Evet ve ben hep doğrularını tercih ettiğimi düşünüyorum. Zaten insan hayatı böyledir. Karşınıza çıkan fırsatları doğru değerlendirmek lazım. Tabii bu fırsatları da kendiniz yaratmanız lazım.


Üniversite hayatı nasıldı?Benim üniversite yıllarım hiç üniversitede gibi geçmedi. Bir yandan çalıştığım için üniversiteye hep takım elbise ile giderdim, arkadaşlarım garipserdi. 1995 yılından beri her cumartesi çalışıyorum. O yüzden yaşıtlarımla aramda çok ciddi bir iş tecrübesi ve iş yorgunluğu farkı var. Çünkü sonuçta ne olursa olsun bir yorgunluk oluyor.


Asker dönüşü tekrar Ferrari’ye mi döndün?Asker dönüşü yine önümde bir yol ayrımı vardı. Tofaş ve iki büyük otomobil kuruluşunun daha bana sunduğu teklifler vardı. Diğer ikisinin şartları ve pozisyonu daha iyiydi. Ama ben kendi kendime düşündüm ve dedim ki iki sene içerisinde Ferrari’nin Türkiye distribütörü değişebilir çünkü şu andakinin durumu kötü. Ondan sonra yeni distribütör kim olur diye sorum kendime. Fiat’ı kim satıyorsa o alır; demek ki Tofaş’ın alma ihtimali yüksek, o zaman ben Tofaş’a geçmeliyim dedim. Hakikaten iki sene değil ama iki buçuk sene sonra söylediğim gerçekleşti ve ben de proje Tofaş’a gelir gelmez, ilk başından itibaren içinde oldum. Ondan sonra da üç seneye yakın bir süredir Tofaş bünyesindeki bu firmada Satış Müdürlüğü’nü yürütüyorum.


Bir de senin çok başarılı bir DJ’lik kariyerin var. Bu nasıl oldu? O da lise yıllarından gelen bir şey mi?Ortaokul ve lisede ben çok büyük bir metal fanatiğiydim. Bon Jovi’den başladı death metal hatta grindcore dediğimiz Napalm Death’lerin filan yaptığı müziği dinler hale gelmiştim. Sabah kalktığımda, yatarken ninni gibi filan dinliyordum. Gerçekten zevk alıyordum ama hep söylenen bir laf vardır; grindcore müzikte ulaşılabilecek kara noktadır. Artık o müziği dinledikten sonra sizi müzik anlamında hiçbir şey tatmin etmez olur. O anda benim için o müzik bitti ve ben çok büyük bir boşluğa düştüm. Çünkü müzik benim hayatımda her zaman önemli bir yer teşkil ederdi ve ne yapacağım, ne müzik dinleyeceğim diye düşünürken şöyle bir şey yaşadım. O zamanlar özel radyolar açılmıştı ve benim radyomda şöyle bir şey yazardı: “Bu müzik sisteminde metalden başka bir şey dinlenmez!”


Sonra özel radyoları karıştırırken dans müziği kulağıma yavaş yavaş hoş gelmeye başladı. Liseden arkadaşım olan Ali Konur da plak biriktiriyordu. Nişantaşı’nda Prosound mağazası vardır. Ben de onunla gide gele, gide gele Prosound’dan plak almaya başladım. Sonra ben de bir pikap aldım eve. Böylece plak biriktirmeye ve ekipmanları büyütmeye filan başladım.


Ondan sonra kulüplere gitmeye başladım. Sonra bir gün bir kulüpte müzik dinlerken kendi kendime ‘yahu ben bu adamdan daha iyi müzik çalarım’ dedim. O zaman dans müziği Metro FM’de çalınıyor. Cesaretimi topladım ve gittim. Dedim ben DJ olmak istiyorum. Beni alıp Metro FM’in stüdyosuna götürdüler. Stüdyodan içeri girdik. İçeride birsi vardı, bana sen ne yapıyorsun dedi. Ben de techno çalıyorum filan dedim. Adam bana, “yahu artık bu radyoda dans müziğini yasakladılar. Ekipman var ama artık dans müziği çalmıyoruz. Cem Uzan böyle istedi. Ama buradan ayrılan bir arkadaş var. Adı David; o şimdi Beyoğlu’nda yeni açılacak bir kulüpte müzik direktörü oldu. İstiyorsan git konuş; benim de selamımı söyle” dedi.


İyi dedim ve ben Beyoğlu’ndaki daha açılmamış o kulübe gittim. David’i buldum ve ona DJ olmak istediğimi söyledim. “Tamam, peki” dedi, “bir çal bakalım, nasıl çalıyorsun.” Yanımda da plaklarım var benim. Kabinde hemen çalmaya başladım bir şeyler. Sonra iyi tamam, biz seninle başlayalım dedi ve öyle başladım. Sonradan David bana o gün beni hiç beğenmediğini itiraf etti ama öyle gidip konuşmam ve dialoğum filan çok hoşuna gitmiş. Ondan sonra bir arkadaşım vasıtasıyla Kiss FM’de de çalmaya başladım. Daha sonra Radio Cool. Tabii radyodaki bilinirlik beni teker teker kulüplerde çalmaya itti. Daha sonra asker dönüşü, FG yeni açılıyordu. Hemen FG’de çalmaya başladım. FG’nin event’lerinde çala çala da popülerliğim arttı. Bir yandan Ferrari’de devam ediyordu tabii.


Ondan sonra asıl farklılık 2006’da oldu. Artık prodüksiyon yapmaya başlamalıyım diye kendi kendimi motive ettim. 2007’nin Mart ayında Miami’ye Winter Music Conference’a gittim. Orada yabancılarla iyice irtibata geçip, onların dialoğu ile Mayıs’ta ilk plağım Kanada’da çıktı. Yine o sene Carl Cox’la filan görüşmüştüm. Carl Cox kendi toplama albümüne benim bir parçamı aldı. 2007’nin Temmuz ayında dünyanın en büyük elektronik müzik festivali olan Global Gathering Festivali’nde çaldım. Bu festivalde çalan ilk Türk oldum. Oraya da beni MySpace adresim üzerinden bulup davet etmişler. Orada da Carl Cox’la görüşüp başka parçalar verdim. O da bunları başka albümlerinde de kullandı. Böyle böyle devam ediyor. Şu anda prodüksiyon kısmı çok iyi gidiyor. Geçen sene dünyanın en büyük festivali diyebileceğimiz Love Parade’de çaldım. Orada bize bir TIR verdiler. Buradan üç arkadaşımla birlikte gidip Turkish Delights diye bir TIR yaptık. Festivalde dolaşan 36 TIR’dan biri oldu. 1.6 milyon kişiye çaldık. Seneye inşallah Ibiza’da çalacağım, Space’de. O da olursa bir ilk olacak. Bu iş benim epey bir ruhsal tatminimi sağlıyor. DJ’liği olaibldiğince ileri götürmeye çalışıyorum. Şu anda amacım uluslararası bir plak booking agency’ye kaydolmak. Zaten oraya kaydolduktan sonra iş bitiyor.


Nasıl bir ilgi görüyorsun peki?İlgi güzel. Yavaş yavaş uluslararası platformda tanınıyorum. Remix talepleri geldikçe onları görüyorsunuz. Zaman içinde kendi plak şirketimi de kurmak istiyorum.


* Bu röportaj St Michel Mezunlar Derneği’nin süreli Le Soleil dergisinde yer almıştır.