Donanim 17 EYLÜL 2010 / 07:37

Şu dünyada hoş bir seda bu anlattıklarım...

Aynen öyle.

Aynen öyle.

Her koşul altında devletten asgarinin beklenmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak bu rekabetçilik ve altyapının sağlanması adına devletin ataması gereken adımların önünde engel bir durum değil. Aslında kamunun kendisi hariç hiçbir böyle bir engel de yok. Atılması gereken adımların neler olduğunu anlatan onlarca rapor değerlendirilmeyi bekliyor.

Bazı iyileştirmeler olsa da Ar-Ge teşvikleri ve yenilikçiliğin desteklenmesi konusunda da gelişmiş ülkelerden bir hayli gerideyiz. Aradaki farkı Ar-Ge harcamalarının GSMH içerisindeki oranından veya ihracatta patent ve/veya lisans satışından elde edilen gelirlere bakarak görebiliriz.

Mikro ölçekte yapılacak olan çok fazla şey olmasına karşın, makro olarak temek sorunlarımızı özetlemeye çalışacağım.

Herşeyden önce birilerinin ya da bazılarının değil tüm toplumun yenilikçiliğin olmazsa olmaz olduğunun farkına varması gerekiyor. İster Ar-Ge'ye, ister hizmete dayalı olsun yenilikçilik yaparak katma değer üretiminin önemi halen toplumsal bilince sirayet etmiş durum değil.

Toplumsal uyanışı sağlamak için Ar-Ge'nin üzerindeki "bilim insanlarının işi" algısının yıkılması ve devletin her kurumunun Ar-Ge ve yenilikçiliği anlaması gerekiyor. Sadece vergisel teşvikler vermek ve yükümlülüğü sanayicilerin omzuna yıkmak, elini taşın altına sokan şirket sayısını azaltıyor. Oysa enerji, sağlık yada sanayi politikalarında yenilikçilik (uygulamada, hizmette ve altyapıda) öncelikli olarak ele alınmalıdır.

Onlarca kere değiştirilen eğitim ve sınav sisteminde, bazı vakıf üniversitelerinin sertifika programları hariç etkili bir yenilikçilik eğitimi verilmiyor. 30 milyonu aşan genç nüfusun bulunduğu Türkiye'de bireysel olarak yenilikçiliğin toplumsal sinerji yaratacak olmasına rağmen tek tip insan üretimi devam ediyor.

Bütçesel sıkıntılar devam etse de Ar-Ge teşviklerinde yıl bazında artış yaşanıyor. Ancak bu artışlar hem yetersiz kalıyor hem de destek süreci birçok firmayı yola çıkmadan durduruyor. Kötü niyetin tespiti ve engellenmesi gerekliliği şart olsa da destek başvurularında firmalardan istenen "yüksek kesinlik" işin doğasına ters düşüyor. Ekonominin dinamiği olan "hızlı balıkları" desteklemek yerine pastanın en büyük dilimi yine dev şirketlere ve kamu ortaklı işlere gidiyor. Ayrıca aşırı merkeziyetçi kontrol mekanizması, firmaların zamanında ve tam olarak desteklenmesini engelliyor.

Bu noktada çözüm olarak yeminli mali müşavir benzeri (kamu adına imza yetkisi bulunan) aracı şirketlere Ar-Ge proje değerlendirme ve teşvik verme yetkisi tanınması ile sürecin hızlandırılabileceği kanaatindeyim. Ayrıca bu aracı şirketler performans bazlı çalışarak yüksek ticari potansiyeli bulunan Ar-Ge fikirlerinin keşfinde katalizör rolü oynayabilir.

Öne sürdüğüm bu yapının üniversite-sanayi iş birliklerinde ne kadar faaydalı, aktif ve önemli olduğunu kendi deneyimlerimizden ve model uygulamalarımızdan gördük. Riski taşıyan aracı kurum çok daha aktif ve uzlaştırıcı olurken, üniversiteler bünyesinde kurulu proje ofisleri genelde garantici ve tek yönlü düşünür oluyor.

Kümeleşme konusunda bazı girişimler olmakla birlikte Singapur, İrlanda veya Malezya gibi örneklere oranla Türkiye'de kamunun çok daha pasif rol oynadığı ve aktif yapıştırıcı rolünden çok uzakta olduğunu görüyoruz. Yapılması gereken vaat vermek yerine Ar-Ge'ye dayalı kümeleşme ve iş ortaklıklarına yönelik somut "havuçlar" sunulmasıdır.

Beraber iş yapma ve büyüme kültürü oluşmamış Türk sanayisi için vaat dinlemek aksiyona geçmek için yeterli olmuyor. Ancak, örneğin ihalelerde kümeler tarafından geliştirilmiş ortak Ar-Ge ürünlerine öncelik verilebilir. Bütün somut mali ve idari teşvikler sözde değil uygulama da olmadan yerli savunma sanayinin birleştirilmesi gibi projeler hayal olarak kalmaya devam edecektir.

Devletin atması gereken çok adım olmasına karşın önceliklendirme yaparsak; yenilikçi düşünebilen bireyler yetiştirilmesi, kritik sektörlerde (yazılım, enerji, sağlık gibi) kümeleşme ve teşviklerin artırılarak sürecin aracı kurumlar üzerinden yürütülmesi ilk yapılacaklar olur.

Asgariyi beklemek hiçbir şey istememek ya da kaderimize razı olmak anlamına gelmiyor. Tam askine her defasında daha fazla hak ve ilerleme istemeliyiz. Ancak yapmamız gereken topu devlete atmak değil, daha fazlasını isterken mevcudu en iyi şekilde kullanmak ve sürekli aynayı kendimize tutmak olmalı.

Bir şey istemenin doğrusu ne isteyeceğini bilmek için çalışmaktan geçer.