Donanim 04 AĞUSTOS 2010 / 06:25

Nostalji

Tek tip hayatlarımız vardı, tek tip hayallerimiz...

Tek tip hayatlarımız vardı, tek tip hayallerimiz...

TRT'nin henüz yeni yeni renklenmeye başladığı yılları hatırlıyorum.

Tek tip kıyafetlerle dolaşırcasına, tek tip hayatların yaşandığı günleri.

Sabah kahvaltılarında radyodan 07:30 haber bülteninin dinlendiği yıllar. Okula yetişme telaşıyla uyanılan, kızarmış ekmeğin kokusuna "burası Istanbul, Ankara, Erzurum'dan yayın yapmakta olan..." diye başlayan radyonun sesi ve günün ilk haberlerine kulak verişlerimiz.

Şehir hatları vapurunda bir sıra insanın aynı gazeteyi kucağında katlayarak içtikleri sabah çaylarına karışan seyyar satıcı gözümün önünde. "Şu elimde gördüğünüz tarak, yanında bir adet tükenmez kalem, vee..."

Kafasını kaldırmadan gazetesini haşırdatanlar olsa olsa üçüncü sayfada Hasan Pulur'un "Kıssadan Hisse"sini okuyordur yada spor sayfasında "İslam Çupi'nin destansı Fenerbahçe"sini.

Magazin dünyası dediğimiz ise bir adet Hafta Sonu gazetesi.

İşyerlerinde, okullarda sabah sohbetlerinin konusu, olsa olsa ya "JR - Sue Ellen" çekişmesidir, ya da dünkü maçın golleri. Radyoda dinlenmiştir maçlar, önümüzde çarşambadan yatırılmış bir spor toto kolonu. 13+1 hayalleri ve en iyi ihtimalle tutturulan bir 11'in verdiği haz.

"Trabzon'dan gol haberi var" diye yankılanan sesi spikerin, bir pazar gününün en güzel anısıdır belki de.

Akşam olur, aile yemek sofrasında siyah beyaz bir ekranda spiker'in sesine kilitlenir. Günün büyük haberi ya Haydarpaşa açıklarında hala yanan tankerdir, ya da uzun favorileri ve geniş kravatıyla Uğur Dündar'ın amansız bir takiple enselediği kaçak inşaatçısı.

Bir gün Dallas'tır haber arkası, bir başka gün yabancı sinema. Programlar değişse de, arkası hep aynıdır. Bayrağımız dalganır, İstiklal Marşımızın sesi salonu doldurur ve otomatiğe bağlanmış bir toplum yatma saatinin geldiğini anlarcasına hareketlenir. Dişler fırçalanır ve evin koridorlarında iyi geceler sesi yankılanır.

Ve sonrası, bir sonraki sabahın kızarmış ekmek kokularına kadar derin bir uyku..

Hafta sonu Cenk Koray'ın "kutunuzu mu açayım yoksa tost makinasını alıyor musunuz?" sesleri yankılanırken, seyircinin yanında bir tava veya bir tencereye göz dikmesi kalplerin en çok çarptığı andır.

Kahkahalar, Voltran arkası pazar sinema kuşağının ardındaki Burt Reynolds filmlerindedir. Ah bir de şu klasik müzik konserleri olmasa ardından.

Tek tip hayatlarımız, tek tip hayallerimiz vardı o zamanlar.

Nostalji..

Yunanca "eve geri dönmek" anlamına gelen "Nostos" ile "acı veya ağrı" anlamına gelen "Algos" kelimelerinden türemiş. "Geçmişe ait anılar" olarak yuvarlamışız anlamını.

Sonunda çekilen bir derin "ahh" ve dalan gözlerdir belki de "Algos" kısmını tetikleyen, kimbilir.

Yukarıda anlatılanları, büyüklerinizden anı olarak dinlediyseniz, büyük ihtimalle dijital çağın çocuklarısınız. Bir elinde cep telefonu, bir elinde web, kendinizi dünyanın kalbinde hissettiğiniz, kalbinizde de tüm dünyanın attığı bir devrin içinde serpildiniz.

Yok eğer "hakikaten yaa, neydi o günler" diyorsanız,

Nostalji kulübüne hoş geldiniz.

Size de endüstri çağından enformasyon çağına geçişin insanısınız. İki dünyanın arasında, suyu yavaş yavaş ısınan bir kurbağa gibi farkına varmadan dünyanızı değiştirdiniz.

Devrim olacak, hayat değişecek, uçan arabalarımız olacak çığlıkları arasında "aslında çok ta bir şey değişmedi yahu, abartıyoruz sanırım" cümlelerini kuranlardan mıydınız yoksa?

Yapmayın. Daha dün bir Internet kutusundan cayırtılar eşliğinde 5KB/sn download hızı gördüğünüzde sabahları arkadaşlarınıza hava atıyordunuz. Bugün videolarda takılıyor diye fiber bağlantıya bile yavaş diyeceksiniz neredeyse.

Nereden nereye geldiğimizi farkedebilmek için arada biraz nostaljiye kaçmakta fayda var. Yoksa unutuyor insanoğlu nereden nereye geldiğini.

Sunumlarımızda "dijital devrim" dediğimiz şey, içimizden geçip giden "evrim" treninden başka bir şey değil oysa ki. Yok aslında bizim de ne eski, ne de yeni jenerasyondan bir farkımız. Senaryo aynı aslında, değişen sadece figüranlar.

Büyüklerimiz HG Wells'in uzaylılarını düşlerken radyo başında, bizler 1999 yılı geldiğinde Mars'ta koloniler kurup uzaylılarla çay partileri yapacağımızı hayal ediyorduk.

Şimdikiler 2054'te Minority Report dünyasını yaşayacaklarını düşlüyorlar.

Onlar da bir gün dönüp bir an geriye, "ahh eskiden bir Facebook vardı" diyecekler. Tıpkı bizim eski Pazar sinemalarımızı andığımız gibi.