Donanim 24 KASIM 2008 / 10:15

Nasıl bir gelecek sipariş etmiştiniz?

Geleceği yok edeceksek de bugünden daha güzel kılacaksak da bunu yaparken teknolojiden yararlanacağız. Ne yöne gideceğimizin seçimi ise tamamen bize kalmış…

Geleceği yok edeceksek de bugünden daha güzel kılacaksak da bunu yaparken teknolojiden yararlanacağız. Ne yöne gideceğimizin seçimi ise tamamen bize kalmış…

“Şu yirmi dokuzuncu yüzyıl insanı sonsuz düşler dünyasında yaşıyor ama bunun farkında değil. Çevresini saran harika şeyleri, teknolojik gelişmenin ona her gün sunduğu yeniliklere soğuk bakacak kadar kanıksamış. Bu gelişmenin hakkını biraz olsun verse, uygarlıklarımızın inceliklerini daha iyi değerlendirecek. Geçmiş uygarlıklarla karşılaştırsa, ne büyük bir yol alındığının farkına varacak. Yüz metre genişliğindeki yollar, içindeki sıcaklığın yaz-kış değişmediği üç yüz metre yüksekliğindeki yapılar, binlerce hava otomobiliyle hava otobüsünün mekik dokuduğu gökyüzü onda daha büyük hayranlık uyandıracak. İçinde kimi zaman on milyona yakın insanın oturduğu bu kentlerin yanında, bin yıl önceki kasabalar, köyler, havası kirli, çamur deryası içinde, atların çektiği –evet, atların! İnsanın inanası gelmiyor!-, giderken zangır zangır sarsılan dev sandıkların sokaklarında dolaşıp durduğu şu Paris’ler, Londra’lar, Berlin’ler, New York’lar ne kadar donanımsızmış. Yolcular, yetersiz, kusurlu büyük yolcu gemilerini ve trenleri, bunların sık sık kaza yaptığını, üstelik ağır aksak gittiğini anımsayacak olsa, hava trenlerine, özellikle de basınçlı tüp içinde giden, hem de saatte bin 500 km hızla giden araçlara bir kez daha hayran kalmayıp da ne yapar? Morse’un ve Hugues’ün geliştirdiği, haberlerin ve telgrafların yerine çabuk ulaştırılmasında çok yetersiz kalan aygıtları düşündüğünde, elinin altındaki telefonları ve telefotları çok daha büyük bir zevkle kullanmaz mı?”


Yukarıdaki pasaj, ünlü Fransız yazar Jules Verne’in 1890 yılında bir sipariş üzerine ‘The Forum’ adlı Amerikan dergisinde yayınlanmak amacıyla kaleme aldığı ‘Yıl 2890’ adını taşıyan hikâyesinin girişi. Verne’in tarif ettiği dünyadaki bazı buluşlara daha bugünden ulaşmış gibi gözüküyoruz. Bazıları için ise belki gerçekten de 2890 yılını beklememiz gerekecek. Ancak kesin olan bir şey varsa, insanoğlu son yüz yıl içerisinde Verne gibi usta bir gelecek önsezicisinin dahi tahmin edemediği kadar hızlı bir değişim gerçekleştirdi. Biz de bu dönemin şanslı mı şanssız mı olduğu tartışmaya açık olan insanları olarak, bu değişimin en sert darbelerini hem göğüslemek hem de şekillendirmek zorunda kalıyoruz. İşte bütün bu süreçte, karşılaştığımız yeni kavramlar, televizyon ekranlarından bize sunulan menüler, İnternet’te yüzümüze çarpan gerçekler bizi geleceği düşünmeye itiyor.


Geleceğe yönelik tahminlere baktığınızda genel olarak düşüncelerin ikiye bölündüğünü görüyoruz: İyimser ve kötümser. Aslında geleceği bu kadar keskin olarak tanımlamak zor. O andaki ruh halinize göre her iki yöne de rahatlıkla kayabilirsiniz. Yine de teknoloji ile şekillendirilmiş bir gelecekten söz ettiğimizde üzerinde önemle durulması gereken bazı kavramlar öne çıkıyor.


Uluslararası Bilgi Ağı


Türkçe yazınca sanki çok farklı birşeyden bahsediyormuşuz gibi oluyor. Belki de bunun temel nedenlerinden biri de internetin çıkış işlevinin ötesine geçmeye başlamış olması olabilir. Temelde bir bilgi paylaşım ağı olarak tasarlanan internet, zaman içerisinde bilgi paylaşımından çok ciddi bir ticaret merkezi haline geldi ve gittikçe daha da böyle olacak. İnternetin ilk yaygınlaştığı günlerdeki ‘artık hiçbir bilginin gizli kalamayacağı’, ‘tüm insanların her tür bilgiye eşit olarak erişebileceği’ gibi idealist düşünceler, gittikçe yerini ‘dosya transfer etmek istiyorsan para öde’ ya da ‘reklâma tıkla, para kazan’ gibi daha realist kavramlara bırakmaya başladı. Hatta gün geçtikçe internet sitesi sayısının artmasına rağmen, farklı içeriğe erişebilme açısından internetin duraklama dönemine girdiğinden bile söz edebiliriz. Tabii tüm bu söylediklerimiz geleceğin internetsiz düşünülebileceği anlamına gelmez. O artık burada ve bundan sonra da hep olacak. Kullandığınız her tür cihazdan erişecek, üzerinden her tür işlemi gerçekleştirebileceksiniz. İlk defa gittiğiniz bir şehirde, yolunuzu bulmanıza yardımcı olacak. Ya da marketle kendi kendine haberleşen buzdolabınız sayesinde sütünüz hiç bitmeyecek.


Öte yandan çok fazla özel yaşamınız kalmayacak. Her an kullanıcısı olduğunuz tüm büyük ticari kuruluşlar ‘güvenlik adına’ sizin attığınız bütün adımları takip edebilecek. Bir anlamda gizlilik özgürlüğünüz elinizden alınacak. Ama bu size ‘maksimum hizmet’ olarak geri dönecek. Bir otele gittiğinizde, daha siz gitmeden otele erişen bilgileriniz sayesinde, en sevdiğiniz renklerle döşenmiş odanızda, en sevdiğiniz müzisyenin eserlerini dinlerken, en sevdiğiniz yemekleri yiyebileceksiniz.


Ancak tüm bunlara sahip olabilmenin de bir ön şartı olacak gibi gözüküyor: Ekonomik olarak gelişmiş bir ülkenin gelir sahibi bir vatandaşı olmak. Yani eğer bir üçüncü dünya ülkesinde yaşıyorsanız ya da gelişmiş bir ülkede sistemin çok da hoşlanmadığı bir şeyler yaparak hayatınızı devam ettirmeye uğraşıyorsanız, sistem de sizi çok fazla arasına almak istemiyor. Tablonun siyasi tarafını şimdilik bir kenara bırakalım. Ancak ekonomik tarafındaki bu gerçekliğe yani gelir dağılımındaki bozukluğa ve bunun doğurduğu teknolojinin eşit olarak tüm insanlık tarafından kullanılamaması durumuna verilen çok da güzel bir tanımlama var: Digital Divide ya da Türkçe’ye geçen şekliyle Dijital Uçurum.


Dijital uçurumdan aşağı


Üçüncü dünya ülkelerinin ya da daha az sınıfçı tanımıyla gelişmekte olan ülkelerin, sömürgecilik döneminden bu yana önce Avrupa, devamında da ABD tarafından sadece bir hammade ve iş gücü kaynağı olarak görülmesi neticesinde dünyanın bugünkü resmi şekillendi. Ancak bu resmi şekillendirirken kimsenin düşünmediği bir şey vardı: Teknoloji ve iletişimin bu kadar hızlı gelişeceği. Öyle ki, eskiden sadece kendilerine sunulanla yetinmeye alıştırılmış olan bu bölgelerin halkları, özellikle iletişimin yaygınlaşması ve yayıncılığın hızlı büyümesiyle birlikte kendi yaşadıkları gerçekliğin dışında da bir hayat olduğunu fark ettiler ve bunu talep etmeye başladılar. İşte bizi ‘dijital uçurum’ kavramına kadar taşıyan süreç böyle başladı. Altyapı yatırımlarının yüksek maliyeti, gelişmekte olan ülkelerin tamtakır hazineleriyle çarpışınca dünya kendi kendine ikiye bölünmüş oldu. Her ne kadar mobil iletişimin bu tip engelleri alt edeceği düşünülse de dünyanın kaçta kaçının vaat edilen teknolojik cennetten yararlanabileceği hala muallâk. Bu durumun önümüzdeki dönemde birtakım sosyal patlamaları gündeme getirebileceği, üstelik bu seferki patlamaların bölgesel değil küresel olması ihtimali birçok analistin ortaya koyduğu bir görüş. Dolayısıyla gelecek bize birleşmiş bir siyasi/fiziki dünya ama bölünmüş bir sosyal yaşam sunacak gibi gözüküyor. O zaman gelecekten bahsederken globalizasyonu da konuşmadan geçmemek gerekiyor.


Benim dünyam, senin dünyanı döver


19. yüzyıldan bu yana birçok teorisyen ve ideolojist tek bir üniter dünya hülyalarından bahsetmişler. Görünen o ki gelecek hakikaten bize tek bir dünya devleti sunacak. Ancak bu devletin biraraya gelmesini sağlayacak olan ilkeler o kadar da yüksek değerler taşıyacak gibi gözükmüyor. Genel olarak ekonomik ilişkiler üzerine kurulan ve küreselleşme olarak adlandırılan yeni yapı, ağırlıklı olarak farklı endüstrilerdeki büyük ticari kuruluşların yönlendirmeleriyle şekillenmeye uğraşıyor. Burada da teknoloji ve sunduğu olanaklar kritik bir rol oynuyor. Tüketimin hızlanması ve tüm dünyanın tek bir pazar haline gelmesi sırasında iletişim teknolojileri ve internet tüm ticari kuruluşların vazgeçilmez ve başarılı olmak zorunda oldukları yatırımları haline geliyor. Hatta ekonomi analistleri (her ne kadar 90’lı yılların sonundaki kadar iddialı bir şekilde olmasa da) bu yatırımları gerçekleştiremeyen ve yeni global iletişim çağına ayak uyduramayan ticari kuruluşların yavaş yavaş yok olacağını ön görüyorlar. Bu da bizi gelecekte az sayıdaki uluslararası endüstri devinin yer aldığı daha kapalı ve tröstik bir dünyanın beklediği yolunda düşünmeye itiyor. Tabii böyle bir dünya yanında bir takım riskleri de getirebiliyor.


Dünya kaynayan kazan


Bu risklerin elbetteki en büyüğü küresel ısınma. İnsanoğlunun sanayileşmeyle birlikte doğayı ciddi bir tahribata uğrattığı gerçeği yadsınamaz. Öyle ki, son 200 yılın en sıcak 16 tanesi 1980’den bu yana yaşanmış durumda. Hatta bu listede 2001 üçüncü, 2002 yılı ise ikinci sırada yer alıyor. Yani dünya gittikçe ısınıyor. Peki, bu ısınmanın ne gibi etkileri olacak? Öncelikle mevsimler kayacak ve hatta kayıyor. Bölgelerin iklimleri değişiyor. Sıcak günlerin sayıları artarken, daha kuzeyde yer alan bölgeler ‘tropik yağışlar’ benzeri yağışlara maruz kalıyor ve ciddi doğal felaketler yaşanıyor. Bunların altında da temelde iki nedeni gösteriyor, bilim adamları: Ormanların katledilmesi ve karbonmonoksit gazı. Karbonmonoksit doğal olmayan ve özellikle sprey tipi ürünlerde kullanılan bir tür gaz. Bu gazdan atmosfere yoğun bir şekilde pompalanıyor olması ve bir yandan da yeşil alanların azalması, dünyayı güneş ışınlarının zulmünden koruyan Ozon Tabakası’nın incelmesine yol açıyor. Bu incelmeyle beraber de küresel olarak dünyada sıcaklık artıyor. Peki ya gelecek?


Bilim adamlarının çizdiği tablo şu şekilde: Eğer ısınma bu hızda devam edecek olursa, kutuplardaki buzullarda ciddi bir erime yaşanacak ve bunun neticesi olarak deniz seviyesindeki birçok bölge sular altında kalacak. Bu bölgeler arasında Okyanus Adaları, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın bir bölümü, Hollanda, Akdeniz kıyılarının bir bölümü öncelikli riskli yerleşim alanları olarak gözüküyor. Ayrıca mevsimlerin kayması neticesinde, salgın hastalıklarda artış ve yoğun doğal afetlerin yaşanması bekleniyor. Ancak burada da yine teknolojik gelişmeler tüm bu hasarların minimumda kalabilmesi için bilime hizmet ediyor.


Sağlık olsun


Özellikle yüksek işlem gücüne sahip bilgisayarların bilim adamlarının hizmetine girmesiyle beraber, tıpta devrimsel nitelikte gelişmeler üstüste yaşandı. DNA’nın çözümlenmesi ve birçok çaresiz hastalık için üstüste tedavi yöntemleri geliştirilmesi insanlığın ‘ölümsüzlük’ hayalini gerçekleştiremese de daha uzun bir yaşam süresini bizlere vaat ediyor. Bir de farelere insan embriyolarının enjekte edilmeye başladığını düşünürsek, yeni mutantlar da önümüzdeki çağa damgasını vurabilir. İşin etik yanı ise hala tam bir muamma. Ama gelecek bize kopan kolumuzun aynısını sunmaya hazırlanıyor, bu kesin…


“Işınla Scotty”


Ölümsüzlük ulaşılabilir bir hayal mi bilmiyorum ama uzay yolculuklarının çok yakın olduğu kesin. Şu anda yörüngede faaliyete başlamış olan Uluslararası Uzay İstasyonu’nun tam olarak devreye girmesiyle beraber, insanoğlu, bir anlamda uzaydaki ilk kolonisini kurmuş oldu. Çünkü istasyonda sürekli insan yaşıyor. Öte yandan komşumuz Mars’taki yerleşik koloninin önümüzdeki yüz yıl içinde gerçekleşmesi bekleniyor. Tabii, silah araştırmalarına harcanan paradan uzay araştırmalarına bir pay kalırsa.


Teknolojik gelecek tek seçenek


Geldik özün sözüne. İstesek de istemesek de, bu bizi ürkütse de ürkütmese de teknoloji geleceği biçimlendiriyor. Burada unutulmaması gereken, teknolojinin sadece bir araç olduğu. Gelecek Jules Verne’in 100 yıl önce dediği gibi uçan arabalarla ve henüz tahayyül bile edemediğimiz birçok fantastik buluşla bizleri bekliyor. Zorlukları, hayal kırıklıkları ve hatta acıları belki de geçmiş çağlardan daha yorucu olacak. Belki de biz, kendimizi temize çekmek için öyle olduğuna inanmak isteyeceğiz. Deli bilim adamları, dünyayı yöneten büyük şirketler, giydiğiniz iç çamaşırının markasını bile öğrenen dev takip sistemleri, casus uydular, tahribat gücü yüksek silahlar, tükenmiş bir doğa, fanuslara hapsolmuş şehirler ve daha birçok zehirli sarmaşık ileride bir yerlerde insanoğlunu bekliyor.


Öte yandan keşfedilmek için bekleyen bir kâinat, daha uzun bir ömür ve daha az çalışma saatleri, eşit bilgi paylaşımı, sosyal adalet ve daha birçok hanımelinin kokusu da geliyor gelecekten.İnsanoğlunun uzun yürüyüşünde yolu hiçbir zaman dikensiz olmadı. Ancak şimdi, belki de tarihte ilk defa elindeki gücü (teknolojiyi) nasıl kullanacağı kendi kaderini bu kadar yoğun olarak etkileyebilecek.


Geleceğe yönelik çok fazla tahminde bulunmak mümkün değil. Yine de kesin olan bir şey var. Gelecek, hem de bütün ihtişamıyla orada duruyor. Onu yok edeceksek de, bugünden daha güzel kılacaksak da bunu yaparken teknolojiden yararlanacağız.Ne yöne gideceğimizin seçimi tamamen bize kalmış…


Okura önemli not: Bu yazıyı 2002 yılı Aralık ayında kaleme aldım. Ülkemizde Fütüristler Zirvesi’nin düzenlendiği haftada, küçük güncellemelerle yeniden sizlerle paylaşmak istedim.