Donanim 23 HAZİRAN 2010 / 06:30

Modern zamanların köleleri

Emeği ve hizmeti satın almak onları sonsuz kullanma hakkına da sahip olmak mıdır?

Emeği ve hizmeti satın almak onları sonsuz kullanma hakkına da sahip olmak mıdır?

Zaman değişiyor, üretim şekilleri, teknolojiler, sınırlar, fikirler değişiyor. Ama bazı kavramlar var ki hiç değişmiyor, sadece boyut değiştiriyor. Bu kavramlardan biri kölelik. Artık belki çağlar öncesinde olduğu gibi ayaklarını zincirleyip kendi derilerinden farklı renkte derileri olanları köle olara kullanan zalimler yok. Ama bu zalimlerin artık var olmadığı anlamına gelmiyor. Zalimliklerin en tehlikelisi, fiziksel değil zihinsel zalimlik, ki bu zalimlik türü her daim insanın doğasında var ve bazen modernitenin içinde, ta merkezinde kendine hareket alanı bulabiliyor.

Kölelik kavramını son birkaç haftadır daha çok duymaya başladık ülkemizde. Bunun başlangıcı bir müzik festivalinin duyurduğu yenilikle (!) başladı. Yani Hayati'lerle. Ve sonra deniz havası alınca kafası karışan, işini unutuveren dadıyla ilgili bir yazı ile devam etti.

Esasında teknoloji dünyasında modern zamanların köleliği uzun süredir gündemde. Sahiplerinin hayatına keyif katan iPhone'ları yaparken günde 18 saat çalışarak deyim yerindeyse kafayı yiyen Çinli işçilerin birer birer intihar ettiği haberleriyle birlikte kendimizi modern köle tartışmalarının içinde bulmuştuk.

‘Ama o da bir insan’ın yarattığı hiyerarşi

Bu haftasonu Santralistanbul’da yapıldı Efes Pilsen One Love Festival. Festivalin programının açıkladığı basın toplantısındaysa, festival alanındaki langırt, dart, tırmanma duvarı gibi sekiz farklı aktiviteyi kapsayan etkinlik maratonunu başarıyla tamamlayanların ödül olarak kazandıkları biletleri sıradaki Hayati’ye verince tuvalet, yemek ve içecek sırası beklemeyecekleri açıklanmıştı. Sahneyi izlemekte zorluk çekenler aynı bileti Hayati’nin omzunda konseri izleyebilmek için de kullanacaklardı. Ama sonra Hayati’nin bir robot değil bir insan olduğu anlaşıldı. Mevzu da  dallanıp budaklandı tabii. Festival ekibi de geri adım atmak zorunda kaldı.

Kölelik tartışmaları tam dinecek derken ise ikinci bomba patladı. Hürriyet yazarı Sibel Arna’nın anne-çocuk yazıları yazdığı ‘Rüzgar’ıyla Sibel’ adlı köşesinde ‘Dokuz aylık bebekle mavi yolculuk’ başlıklı bir köşe yazısı yayınladı. Dadıyla ilgili yazan Arna’dan alıntılayalım: “Yüzme bilmemesine rağmen her gün beş posta denize giremediği için hayıflanmaya başladı. ‘Sibel Hanım keşke kocamla çocuklarım da burada olsaydı’ sayıklamalarının ardı arkası gelmedi. Normal şartlarda Rüzgar’ı mutlu etmek konusunda profesör olan kadın, deniz üstündeyken sınıfta kaldı. Oğlumu alıp, oyuncakları yayıp bir saat kesintisiz vakit geçirmeyi hiç başaramadı. Bunun yerine Rüzgar’ı kucaklayıp, peşimde dolaşmayı tercih etti. Neden? Nedeni basit. O da insan. Evet denizi görünce giresi geliyor, seni bikinili görünce onun da canı sere serpe uzanmak istiyor. Eminim kamaradaki aynaya her baktığında acaba yüzüm yanmış mı diye kontrol ediyor. Ama tabii ki abartmaması, çalıştığını unutmaması gerek. Hanife Hanım’daki arızaların benzerlerini Kuzey’in dadısında da gözlemledim. Simi’de fotoğraf çekeceğim derken bebek arabasının üstüne kapaklanıyordu mesela. Bu konuda daha enteresan hikayeleri ise döndüğümde dinledim. Arkadaşım Tülin’in bakıcısının Antalya’daki tatil köyünde bir saat ortadan kaybolmasına, işini gücünü bırakıp gidip göbek dansı kursu almasına kaç puan verirsiniz? Kardeşim dadı mısın, dansöz mü? Bu hareketleri yapabildiğine göre iyi kıvırdığın bir gerçek, niye bir de üstüne kursa yazılıyorsun, anlamadım. Aynı kıvrak insan, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi dalış kursuna da gitmek istemiş. Neymiş su altında nasıl nefes alınıyor çok merak ediyormuş. Büyük konuşmayayım ama ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim.”

Ee tabi bu yazıyla birlikte Arna, Twitter’de olsun, Ekşisözlük’te olsun bir anda en çok ismi geçen kişi oluverdi. Arna, belki anne-dadı sorununu gündeme getirmek istiyordu, belki kendince haklıydı ama yazdığı cümleler akla bir soruyu getiriyordu. Hizmet sektöründe çalışanlar yani emeğini satarak para kazananlar, hizmet ettiği kişiler tarafından sonsuz kullanım hakkına sahip midir? Olaya iş dünyasından bakarsak, şirketlerin müşteriyi, müşteri isteklerini kutsallaştıran, moda deyimle hizmette sınır tanımayan anlayışları sağlıklı bir anlayış mıdır? Hizmet edenler modern köleler, edilenler modern zamanların sahipleri midir?

Takip ediyorsunuzdur, Foxconn’da son aylarda onlarca işçi intihar etti. Sebep, kötü çalışma koşullarıydı. Çalışanlar molasız, tatilsiz çalışıyordu. İşçiler Çin’deki asgari ücretin dörtte birine çalıştırılıyordu. Çalışma saatlerinin bazı günler 18 saati bulduğu söyleniyordu. Büyük tepkiler alan Foxconn çıkışı çalışanlarının maaşlarına yüzde 30 oranında zam yapmada buldu. Ekimde ise mevcut maaşa yüzde 70 oranında bir zam daha yapılacak. Bu zammı alabilmek için de ise yine daha çok çalışmak gerekiyor. Önce üç ay sürecek performans testini geçmek gerekecek. İnsan hakları savunucuları ise çalışanların daha fazla baskı altında kalacağını savunuyorlar.

Bunlar sadece bizim haberini alabildiğimiz olaylar. Birçok modern zaman köleliği vakası gündeme gelmeyi bekliyor belki dünyada ve Türkiye’de. Bizim gazeteciler olarak görevimiz bunları daha çok ortaya sermek olmalı.

Modern zaman köleliğinin önüne geçmek ise zihinlerdeki değişimle ilgili. Neo-liberal düzenin getirdiği hizmet eden-hizmet edilen anlayışının sorgulanması gerekiyor.  “Evet onlar da insan, onların da tabii bazı hakları var” demek ise bir iyi niyet göstergisi değildir, hiyerarşi yaratan ve hiyerarşiyi pekiştiren bir anlayıştır.