Donanim 12 EYLÜL 2008 / 21:01

Dünyanın en pahalı deliği

LHC’nin dünyanın sonunu getirecek kadar büyük bir yapı olduğunu düşünenler, eğer SSC hayata geçseydi ne düşünürlerdi bilemiyorum.

LHC’nin dünyanın sonunu getirecek kadar büyük bir yapı olduğunu düşünenler, eğer SSC hayata geçseydi ne düşünürlerdi bilemiyorum.

Büyük Hadron Çarpıştırıcı (LHC) adlı parçacık hızlandırıcısının karadelik üretip dünyanın sonunu getireceğine dair yuvarlanıp giden söylentiyi hepiniz biliyorsunuz. Biliyorsunuz ama, LHC’nin dünyanın sonunu getirecek kadar büyük bir yapı olduğunu düşünenler eğer SSC hayata geçseydi ne düşünürlerdi bilemiyorum. Tüm bunlar bana sanki tarihin akışını 2012’de sonlandıran İnka takvimine inanıp da, bu kehanetin gereğini yerine getirmek için LHC’yi son bir umut olarak görenlerin feryadı gibi geliyor. Umarım dünyanın sonu 2012’de gelmez, gelirse ömrümün sonuna kadar ev kredisi borcu ödeyeceğim demektir.


Her neyse.. Bugün tüm bu kopan tartışmaların üstüne farklı bir konudan giriş yapayım ve dünyanın en pahalı deliği konusunu gündeme getireyim istedim. Şimdi ettiğim bu lafa haklı olarak bıyık altından gülümseyenler çıkabilir, lakin bu delik sandığınızın aksine bir insan evladına ait değil. Olayın başlangıcı 80’lerin başına doğru uzanıyor. Parçacık fiziği araştırmalarında kullanılan parçacık hızlandırıcılarını artık iyice biliyorsunuz, ama nasıl çalıştıkları hakkında kısaca bilgi vereyim: Yer altına açılan halka şeklindeki dev çukurlara yerleştirilen bu cihazlar, elektromıknatıslar yardımıyla atomları hızlandırarak enerjisini artırıyorlar. Bu şekilde dön baba dönelim diyerek ışık hızına doğru yaklaşan parçacıklar, daha sonra başka bir parçacıkla çarpışmaya zorlanıyorlar. Bu çarpışmanın sonunda ortaya çıkan enerji de atomu parçalayarak bir dolu atom altı parçacığın etrafa dağılmasına neden oluyor. Sistemdeki algılayıcılar, bu parçacıkları analiz ederek atomu oluşturan yapı taşlarının ne olduğunu bulmaya çalışıyorlar.


Şimdi bu noktada şöyle bir olay var: Teorik fizikte atomun yapısını ortaya koyan modeller, özellikle de yaygın kabul edilen standart model, atomun özünü oluşturan bir sürü parçacık olması gerektiğini söylüyor. Lakin aynı teoriler, bu parçacıkları laboratuarda gözleyebilmek için atomları kafa kafaya tokuşturmadan önce hallice bir enerji yüklemek lazım diyor. Bunun en klasik yolu da, parçacıklara ilerledikleri yol boyunca daha fazla enerji yükleyecek alet edevatı doldurabilmek üzere çemberin boyunu uzatmak. Bu arada bu aletleri küçük şeyler de sanmayın; geçen gün Cenevre yakınlarında hizmete giren LHC’nin tünel uzunluğu tam 27 kilometre.


Dönelim bizim koca deliğe. 80’lerde Amerikalılar, parçacık araştırmalarında o zamanki Sovyetler Birliği’nin dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısını inşa etmeye hazırlandıklarına dair bir duyum alıyorlar. Devir soğuk savaş devri, Amerikalılar altta kalır mı? 1983 yılında dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısının Amerika’da inşa edilmesine dair bir plan yapılıyor. Planı yaparken de diyorlar ki, madem böyle bir şey yapıyoruz, şu standart modelde bahsi geçen ama şimdiye dek görmenin kısmet olmadığı şu Higgs bosonu da bulalım. Sakın ha Higgs boson deyip geçmeyin; 1960’larda Peter Higgs tarafından teorik olarak varlığı ortaya koyulan bu alt atomik parçacığın, maddenin kütlesini var eden parçacık olduğu varsayılıyor. Bunun varlığını ispatlayanın da Nobel’i götüreceğine kesin gözüyle bakılıyor.


Sonuçta Amerikalılar Sovyetlerden gelen duyumların itelemesi ve Nobel’in gazıyla Amerikan Enerji Bakanlığı’nı da arkalarına alarak çalışmalara başlıyorlar. Superconducting Super Collider, yani kısaca SSC olarak adlandırılan hızlandırıcı için devasa bir plan ortaya koyuluyor ve 1987’de 87 kilometrelik tüneli açmak için Teksas topraklarına kazma kürek girişiyorlar. Evet, alet edevat hariç sırf tünelin uzunluğu 87 kilometre! Lakin büyük başın derdi büyük olur misali, başlangıçta her şey güzel ilerlerken birkaç yıl içinde projede ciddi sorunlar baş gösteriyor. İlk günlerde biz bunu toplam 4 milyar dolara mal ederiz diyen planlamacılar, 1993 yılına gelindiğinde projenin bedelini 11 milyar dolara çıkarıyorlar. Bu sırada NASA’nın Uluslararası Uzay İstasyonu projesi de gündeme geliyor ve Amerikan Kongresi “Biz bunların ikisini birden destekleyemeyiz” diyerek konuyu masaya yatırmaya karar veriyorlar. Çağırıyorlar arkadaşları, diyorlar siz böyle bir proje yaptınız ama bununla ne hedefliyorsunuz? Projede yapılan bütçe ve planlama hataları yetmiyormuş gibi, sözcü seçtikleri bilim adamları da çıkıp soruya “Bununla biz Higgs bosonu bulacağız” gibi bir cevap veriyor. Kongre üyelerinden biri de soruyor: “Baylar bana şunu söyleyin, bu alet Tanrı’yı ve yarattıklarını daha iyi anlamımızı sağlayacak mı?”


Aslında bu sorunun cevabı uygun bir anlatımla evet olarak verilebilirdi. Çünkü yaşadığımız dünyada bir çok gerçekle birlikte yaşıyor olmamıza rağmen, bunların nedenini bir türlü açıklayamıyoruz. Örneğin yerçekimiyle birlikte yaşıyoruz ve var olduğunu biliyoruz, ancak yerçekiminin neden kaynaklandığını bilmiyoruz. Aynı şekilde maddenin kütlesi var diyoruz, ancak bu kütlenin nerden kaynaklandığını bu güne kadar gözleyemedik (kütle konusunu LHC’nin açıklığa kavuşturabileceğine dair bir umut var, faakt yer çekiminin nedeni hala bir sır ve bunu bulana verilecek ödül en son 5 milyon dolardı). Dolayısıyla maddeyi oluşturan asıl özü anlamak, aslında Tanrı'nın evreni oluştururken ne düşündüğünü anlamaya çalışmak olarak nitelendirileblir.


Sonuç olarak kongre üyeleri verilen bilimsel cevaplarla ikna olmuyorlar. Tüm bunların üzerine Sovyetler Birliği’nin dağılması, soğuk savaşın sona ermesi ve Amerika’nın artık bu alandaki üstünlüğünü kanıtlamaya ihtiyaç duymaması, projenin sonunu getiriyor. Bill Clinton’un iptal kararını engelleme çabaları da sonuç vermeyince, o zamana kadar 2 milyar dolar harcanan ve 23,5 kilometresi halihazırda kazılmış olan projenin durdurulmasına ve açılan deliğin doldurulmasına karar veriliyor.


İşin ironik yanı, kongrenin 2 milyar doları toprağa gömmenin yanında o zamana kadar açılmış olan deliğin doldurulması için de bir bütçe ayırmak zorunda kalmış olması.